Dahi anlamındaki de ayri yazılır

blogcu tuluat

Ping

MyTechnorati

Kızıl Kar

      - N’oldu? Niye durduk? Bir şey mi var?

      - Ben, yalnızca bu otobüsün şoförüyüm. Mal sahibi arkada. Koltukların arasında uyuyor.

      - !?

      - Onu kaldırmalıyım. Bundan sonrasına o karar versin. Tipi çok arttı. Çıkış neyse de iniş zor.

 

      Kızıldağ'dan geçen yolun en tepesindeki yol bakım istasyonuna gelince durmuştuk. Zira Kızıldağ'ın bir yüzü iyiyse öbür yüzünde mutlaka sis, pus, kar, tipi, bora vardır derlerdi. Kars'tan Ankara'ya nişanlımın yanına gide gele doğru olduğunu öğrenmiştim. Kesin doğruydu.

 

Üstelik bu kez fazla doğru olması galiba biraz da herkesi korkutuyordu. Dün akşam televizyondan bir otobüsün Kızıldağ'da 200 metrelik bir uçuruma yuvarlandığı, 40 kişinin öldüğü haberini sanırım tüm otobüs yolcuları duymuştu.

 

      Otobüs dedim de aklıma geldi. Dersler bitip üniversiteden çıkışımızda nişanlımı - tabi o zaman nişanlım değildi - evine gideceği ekspres belediye otobüsüne kadar götürürdük. Götürürdük dediğim onunla tanışmama neden olan en iyi arkadaşım Levent K ile birlikte. Tabi bir de nişanlımın en iyi arkadaşı Sibel de olurdu yanımızda.

Linkin Adi

 

      Artık görev halini almıştı yoksa alışkanlık halini mi bilmiyorum. Götürürdük işte öylesine. Ders bitip yola çıkınca yolun sonu ekspres otobüs durağı olurdu. Bizim için sonu olurdu. Onlar otobüsle yollarına devam ederlerdi. Hem sonu olmasın diye yola çıktıktan sonra ayrılmak da saçma olurdu herhalde. Seçilmiş bir yol ve seçilmiş bir son pek bir şey değiştirmiyordu. Yaşıyorduk.

 

      Yolu sonlu bir yaşam da - o zamanki - hiç de mutsuz ve kötü değildi. Hatta en güzel sohbetler bile yolda bizimleydi.

 

      Nişanlım dedim de: - o zamanlar nişanlım değil tabi, şimdi de değil de, yani hikâyenin zamanına nişanlımdı - Okul bitince Kars iline matematik öğretmeni olarak atamam yapılmıştı. Bir kaç gün içinde görev yerime gidecektim. Kasabamdan okumak için geldiğim Ankara ile birlikteliğimize gerek kalmayacaktı. Bitecekti. Bir yolun sonu daha. Sanırım o bu sonu görmüştü.

 

      - Memet, bizim durumumuz ne olacak, ilişkimiz?

      - Nasıl yani? Ne yapalım ki?

      - Yani ilişkimizi resmiyete kavuştursak?

 

      O zaman anlamıştım. Okulda hemen hergün ekspres otobüs durağına gitmiştik. Bir kaç kez de birahaneye filan gitmiştik. Hatta artık birbirimizi seviyoruz, aşığız dediğimiz zamanlardan sonra öpüşmüştük. Memelerini okşamıştım. Hatta hatta yatağa birlikte girip çırılçıplak yanyana uzanmıştık.

 

      Bu kadar geçmişi silemezdik. Yolda bırakamazdık. Hem yola çıktıktan sonra ben vazgeçtim ineceğim demenin ne anlamı vardı ki?

 

      Hem nasılsa birbirimizi seviyorduk. Okul da bitmişti. Artık toplumun içinde ailece boyanarak hiç zarar görmeden yaşayabilirdik.

 

      Şimdi Allah var; akıllı ve ciddi bir kızdı. Yok, yok. Allah yok, yani bizim ilişkimizde yok. Yalnızca sözün gelişi öyle dedim.

 

      Peki dedim. Söyleyeyim bizimkiler gelsinler istesinler. Nişan yapalım. Ben bir iki yıl orda çalışırım belki askerliği de asker öğretmen olarak yapar aradan çıkarırım. Sonra mastır yapmak için Ankara'ya gelirim. Sen de o zamana kadar iş bulursun. Böylece hayata tam gaz atılır, güzel günlere doğru yola çıkarız diye de plânlara devam ettim.

 

--o--

 

      Mal sahibi uykulu gözlerle sondan başa hafif sendeleyerek plânsızca yürüdü, geldi direksiyona oturdu. Etrafına bakındı.

 

      İçinde bulunduğu dağın tepesindeki bize ait dünya parçasını algıladı. Kısaca bir plân yapıp bize anlattı. İşte o zaman nişanlıydım ve plân şuydu: Evet, burası yol bakım istasyonuydu ve güvenliydi. Ama burada kalırsak birkaç gün buradan çıkamayabilirdik. O yüzden çok yavaş, sakin ve emniyetli bir şekilde dağdan aşağıya inmeliydik. Bütün plân buydu.

 

      Biz kırkdört yolcu otobüsün içinde olduğumuz için plânın da içindeydik. Yoksa bizim bir görevimiz yoktu, bu plânda. O halde mal sahibi niçin bu saptamaları bize anlatıp plâna ortak etti. Anlamadık. Ama anlamalıydık. Bir anlamı, nedeni olmalıydı.

 

      Besmele çekip yola çıktık. Yok, ben değil. Mal sahibi çekti. Yanındaki mi, diğer yolcular mı? Bilmiyorum. Ne yanımdakine baktım ne de arkadakilere. Zaten en önde oturduğumdan önümdeki 185 ekran karlı televizyon ekranına dalmıştım.

 

      Ya ekrana dalıp gittiğim için ya da onlar demin anlattıkları kendi nişanlı hikâyelerini kestikleri için kimsenin sesini de duymuyordum artık.

 

      Sesi, nişanlımı ve arkamızdaki yol bakım istasyonunu arkamızda bırakıp önümüzdeki yola düzüldük.

 

      Ses gelmeyince arkamdakileri de yol bakım istasyonunda bıraktık mı acaba diyerek arkamdakilere baktım. Hayır, arkamdakilerin hepsi yine arkamdaydı. Demek ki geride kalan yalnızca ses, nişanlım ve yol bakım istasyonuydu.

 

      Hepimiz de mal sahibinin arkasındaydık. Ama o bizi arkasında bırakmaya hiç niyeti yoktu. Kendi yaptığı plâna göre kendi malıyla besbelli önündeki yola bizi de götürüyordu. Hem, sesi orda, arkamızda bıraktığımız için dur inecek var diye de seslenemiyorduk.

 

      Hoş zaten plân başlamıştı. Artık inecek var demenin ne anlamı vardı ki. Hem yoldan alıkoysak artık ne sese ne nişanlıma ne de yol bakım istasyonuna geri dönebilirdik.

 

      O zaman bu yolda yardım mı etmeliydik ona diye düşünürken arkamdakiler benden önce düşünüp mal sahibine yapacağımız tek yardımı keşfetmişler ama sesi arkada bıraktığımızı unutup dua etmeye başlamışlardı. Belki düşünüp keşfetmemişler, alışkanlıkla mırıldanıyorlardı.

 

      Hem sessizliği bozmuş sayılmazlardı. Çünkü tipinin uğultusu ve karın camı sıvamaya çalışmasındaki sesi duyuyorduk. Hem de böylece dışarıdaki ses mırıltıdan dolayı içeride hâlâ ses var diye düşünüp baskı yapmazdı.

 

      Birden biri sessizliği bozdu: bunu al kafana sar. Tam arkama dönüp bakacakken muavin elini bana uzattı. Şaşkınlıkla nişanlımın hediyesi kalın yün kaşkolumu uzattım. Aldı. Kafasına sardı. Utandım. Ama inmeyi başarırsak bunda benim de payım olacaktı. O zaman niye utanaydım ki.

 

      Okuduğumuza göre tipiden sağ çıktığımızı düşünüyorsunuz ama buna benzer birkaç olay daha yaşadım hayatımda. Yine bir mal sahibi bizi ta diplere kadar düşürdü. Her seferinde ayaklarımın üstüne kalkışımda biraz daha büyüdü yüreğim. Şimdi de yine düşer gibi tipinin içinde süzülerek iniyorum. Yine dışarıdaki sesi duyacağım kadar sessiz burası. Ama hiç ses yok. Galiba mırıldanıyorum. Bu kez malın sahibi benim. Geliyorum beyaz kar. Tipi her yanımı sarmış, çıkamıyorum.

 

      Kızıl kar.

 

      15012005 Ankara

Oyku konusundaki diğer yazılar...
21.1.2006 - 18:38 - yorum yaz


Başlıksız Yorum

Benim sinesi saf arkadaşım ; galiba şiirlerinden çok öykülerinle ilgileneceğim.
Tadından yenmedi ..

bi daha ! bi daha ! bi daha !

bu kadar tezahürattan sonra bise çıkarsn artık di mi ;)

Bir günlüğüne herşey yolundaymış gibi davran, yok birbirimizden farkımız ,
en azından ruhundan sıyır ar karamsarlığı,öğüt gibi gelmesin sakın , ne haddime , sadece halden anlayan bulunur demek istedim ..
asmakilit - 02:15 - 22.1.2006

Başlıksız Yorum

güzel bir hikaye eline sağlık. yüreğine sağlık. nişanlın ayıp etmiş...
mrfood - 14:46 - 24.1.2006

:-)

I LOVE the feet!! :-)

<A HREF="http://omniverse.blogspot.com/">(Click here if you dare)</A>
Omni - 11:35 - 26.1.2006

http://omniverse.blogspot.com/

I LOVE the feet!! :-)

<A HREF="http://omniverse.blogspot.com/">(Click here if you dare)</A>
http://omniverse.blogspot.com/ - 11:36 - 26.1.2006

Başlıksız Yorum

ya ben ayak görmekten hiç hoşlanmam. neden koydun o resimleri oraya? bu yüzden sayfana gelmeye çekiniyorum:)
cekirge - 20:56 - 26.1.2006

**

sesim geliyormuuuuuuuuuu
nymphia - 23:47 - 27.1.2006

Başlıksız Yorum

Sen yapabilirsin. Bir ses mutlaka var o da yüreğinin sesi onu dinle...Onun sıcaklığı karı eritecek ve sen o karanlıktan kurtulacaksın...
Hikayelerini okumak beni yoruyor ama onları okumayı seviyorum.
tuana60 - 16:08 - 30.1.2006

Daha yeni yazı Daha eski yazı
Site Haritası | ©2005 TuLûAt Blog There is a Creative Commons license attached to this blog.
TuLûAt'ı e-postanıza ister misiniz?
Blog RSS Yorum RSS