Güpegündüz Pijama
Evin
tek ekmek getireni oydu. Saygınlığı bundan değildi. Sessizliğiyle ona
hizmet edilmemesi gerektiğini anlatabilendi; evin baştacıydı.
Erimiş,
düğmeler çizgilerde akıp gidiyordu, bildiğimiz klasik pijamasında.
Bayram da olsa bu eriyikliği bırakmıyordu; ıssız, sesiz köşesinde.
Biliyor, umuyordu; vakit geçirmek için okuduğu Gır-Gır Köşeleriyle aynı
noktadaydı.
Belki umutların başladığı zamanda başlayacaktı yaşamı.
Umutlar, hiç değilse kız kardeşlerinin evlenmesiydi; cereyanı, içinde helası olan bir evle.
Çok
da uzak sayılmazdı. Şu küçük oğlan, daha kaçıncı bayramıydı; kapımızı
çaldığı; kabuklu fıstıklı, leblebi şekerli çerezlerini cebine doldurup;
mendilini varsıllığındaki yoksulluğundan pırıltılı gözler altındaki
umutla alıp, kapıdan çıkıp giderken eriyik çizgilerdeki düğmelere
baktığı Yoksa daha açık renkli olan gözüme mi bakıyordu
O bakışlar kabuklanıp gözden yitmeden, en fazla bir kaç bayram daha geçe işleri yoluna koymalı.
Şu pokerde sıksam biraz daha, daha fazla kazansam; bir daha ki bayramı bile beklemeye gerek yok.
İlk
kez kardeşimin evine giderken ; irisinden, özelinden bir hediyeyle;
evime alacağım deniz feneri masa lambasını, masasını -rakı içilesi,
yazılası, sevişilesi- düşlerim. Gır-Gır ciltlerimi koyacağım kitaplığı
yerleştireceğim köşeyi..
Belki
bizim oğlan bir daha ki bayramda benim evime de gelip kapıdan çıkıp
giderken o köşeye bakar; artık nehirde yüzen düğmeler çarpmayınca
düşüncelerine.
Bu
kadar sessizlikte, bu kadar büyük; ben de böyle olmalıyım. Önce direği,
baştacı olacağım bir evim olmalı. Daha da büyümeliyim.
Yorulduğumda,
sıkkın hissettiğimde; çekilip, çekip raftan bir Gır-Gır cildini, sükûna
kavuşmalıyım. Gecenin bir yarısında işi bittikten sonra ramazan
davulunun üzerine pişti diye elini patlatan karikatüre baktığımda
yeniden, yeni bir sevdanın gözyaşları sanmalılar görüp görecekler.
Çocukluğumda
her bayram gördüğüm o eriyikleri bir gün kasabanın bittiği yerdeki
kayalıklarda ilk kez görmüşler. Çömelip dizlerini çenesine çekmiş
öylece, sessizce denize bakıyor; maarif kolejinden, bir başka deniz
kentinden ilk dönüşünü; lambayı alıp bahçedeki helâya gittiği evin
direği olmak gerek, böyle olmuyor deyip döndüğünü düşünüyormuş besbelli.
Kumar
borcu yüzünden; kasasını tuttuğu askeriyenin ileri gelenleri kapıya
gelip bir yol bulalım eksileni tamamlayalım demişler. Anayla kız kardeş
bayramdaki, köşesindeki ıpıssız canlarının kollarına girip kayalıktan
çekmişler hemencecik lambanın yoluna kalmayalım diyerek. Karar
vermişler. Kaç para eder ki bu ev; elektriği, helâsı, erimiş köşesi,
kız kardeşleri, kabuklu yer fıstıklarıyla leblebi şekerleri hele de
biri gündüz ikincisi gece renkli gözbebekleri olmayınca Yine de
bulmuşlar da kör alıcıyı, kandırmışlar birbirini. Böylelikle taşımışlar
başka kayalıklara kendilerini umutla.
Bir
yaz akşamında pijamaları, köşeleri, kız kardeşleri bırakıp karşıyakadan
daha karşıyakaya düğüne gidilmiş. Hatır, gönül için. Dört arkadaş, yaz
akşamı bunaltısında iki buzun rakı kadehinde seviştikten sonra çilingg
dediği masada düğüne katılmışlar.
Masadan kalkıp helâya giderken iki renkli kapıya durup bakan çocuk uzaklardaydı. Yoksa ilk
duyan o olurdu beni. Pilot olma umuduyla gittiğimizde aynı deniz
kentinden gündüzle gece bir arda durmaz diye ikinci kez döndüklerinde
kayalıklardaydım yine. İki yelkovan önce bunaltıyı buzluyorduk
klarnetin sesinde. Nerden, nasıl düştüm, masaya dönmeyi beklerken;
bilemedim ya. Kayalıklardayım işte. Daha öncekinde ağrı yalnızca
yüreğimdeydi; şimdi göğsüm ağrıyor. Kafamı ellerimin arasına
alabiliyor, denizin uzaklarına bakabiliyordum. Şimdi sanki hiç
kımıldayamıyorum. Dalgaların sesinin geldiği kayalığın son ucunu
göremiyorum.
Nedir
buna engel. İstiyorum ama yapamıyorum. Göğsümdeki bu ağrı da öldürecek
beni. Seslenmeye çalışıyorum, kimse duymuyor. Hiç kimse.
Uzaklardan görüyorum; bunlar, artık, aynı gece rengi; iki gözbebeği.

